12 Temmuz 2011 Salı

DÜNYAYI YÖNETEN HANEDAN



Konuları derinliğine incelemeden ahkam kesen Türk aydınlarına, ABD Texas Üniversitesi tarih bölümü profesörlerinden Texe Marrs’ın “İllimünati” ve “Bilinen Tarihin Bilinmeyen Yanları “ adlı kitaplarını dikkatle okumalarını tavsiye ederim. Görsünler bakalım “Büyük Ortadoğu Projesi” ne demekmiş? Ortadoğu’da oynana ve Türkiye’yi de içine alan kirli oyunların arkasında kimler varmış?
Birçok insan “Rotschild Ailesi”nin adını dahi bilmez. Ancak diplomasi ile uğraşanlar bu ailenin adını duyduklarında durup düşünmek zorundadırlar. Çünkü bu aile dünya tarihi sahnesinde  1590 yılından beri vardır ve dünya, bu Yahudi ailesinin çok gizli faaliyetleri neticesinde bugünkü şeklini almıştır. Yaklaşık 1500 kişiden oluşan bu aile dünyanın çeşitli hassas bölgelerine dağılarak, buralarda meydana gelecek her türlü siyasi ve ekonomik gelişmeyi İsrail Devleti’nin çıkarlarına uygun düşecek şekilde yönlendirmektedir. Kökleri 16. yüzyıla dayanan bu Hanedan, İngiliz Kraliyet Sarayı’nın izlediği politika ve stratejileri yönlendirmiş ve yıllarca kraliyet sarayının açtığı ihaleleri de kazanarak hatırı sayılır bir servetin sahibi olmuştur. Bu ailenin en önemli faaliyet alanlarından biriside “savaşa giren devletlere faizle borç vermek” tir. Nitekim İngiltere, Fransa arasında meydana gelen savaş sırasında İngiltere’ye faizli borç olarak 35 ton altın vermiştir. Bu savaşta İngiltere, Fransa’ya yenilince borcunu ödeyememiş ve buna karşılık İngiltere Merkez Bankası “Bank of England” Rotschild Ailesinin eline geçmiştir. Bundan sonra İngiliz Sterlini’nin basılması işi bu Yahudi ailesi tarafından yapılmıştır.
Daha sonra, bu hanedan İngiltere ile Amerika’daki kolonilerin savaşı sırasında, gizliden Amerikalı kolonilerin tarafını tutmuştur. Bu desteğine karşılık Amerikan Başkanı Washington’dan doları basma yetkisini almayı başarmıştır. İngiltere Devleti’nin adeta mülkiyetini eline geçiren bu hanedan Kenan diyarında Tanrı’nın kendilerine vaad ettiği Kutsal İsrail Devleti’ni kurma hazırlığına başlamıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanması için ellerinden gelen her şeyi yapmışlardır. Meydana gelen savaşlar sebebiyle Osmanlı İmparatorluğu’nun, Rotschild Ailesinin elinde bulunan Bank of England’a olan borçları ödenmesi imkansız boyutlara yükselmiştir. Bunu fırsat bilen Lord Baron Rotschild Sultan İkinci Abdülhamit’e çirkin bir teklifte bulunarak borçlarına karşılık yeni kurulacak Yahudi devleti için Kudüs, Filistin, Suriye ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin verilmesini teklif etmiştir. Abdülhamit bu teklifi, “kanla alınan vatan toprakları para ile satılamaz” diye reddetmiştir. Bunun üzerine Rotschild Ailesi, Birinci Dünya Savaşının çıkması için her şeyi tezgahlamıştır. Savaş sonrasında Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılması ve Arapların birçok parçaya bölünmesi, İsrail Devleti’nin kurulması için gerekli görülüyordu. Nitekim bu savaşı Almanların önderliğindeki ittifak devletleri kaybetmiştir. Artık İsrail Devleti’nin kurulması için bütün şartlar uygun görülüyordu. Ancak, evdeki hesap çarşıya uymamış ve Avrupa’nın gelişmiş kentlerinde yaşayan zengin Yahudi ailelerinin yeni kurulacak devlete göç etmeleri sağlanamamıştır. Bu sorunun giderilmesi için Rotschild Ailesi’nin yeni bir savaşın başlatılmasını tezgahladığı görülmüştür.
Birinci Dünya Savaşından mağlup ayrılan Almanya bir enkaz haline gelmiş, askeri ve ekonomik gücünü tamamen kaybetmiştir. Almanya’nın borçlu olduğu devletlerin merkez bankalarının %85’i Rotschild Ailesi’nin kontrolündeydi. Almanya neredeyse tamamen bu Yahudi ailesine borçluydu. Almanya’nın bu borcu ödemesi mümkün değildi. Rotschild Ailesi, Alman Merkez Bankası’nın kendilerine devredilmesi karşılığında borçların silinmesini teklif etti ve Almanya bu teklifi kabul etmek zorunda kaldı.
Hanedan bu yeni dönemde Avrupa’da faşizm rüzgarını estirerek, Yahudilerin göçe zorlanmalarını planlamıştı. Almanya’nın başına Birinci Dünya Savaşı’nda er olarak savaşan fanatik Milliyetçi Hitler getirildi. Almanya kısa zamanda yeniden büyük bir askeri ve ekonomik güç haline geldi. Hitler intikam hırsı ile ikinci dünya savaşını başlattı. Zengin Yahudiler bir yolunu bularak Almanya’yı terk etti. Fakir Yahudi halk soykırıma uğradı. Kaçan aileler, Rotschild Ailesi’nin kurduğu paravan şirketler aracılığı ile Amerikan askerlerinin denetiminde İsrail’e nakledilmişlerdir. İşte İsrail Devleti özetle böyle kurulmuştur.  
Büyük Ortadoğu Projesinin diğer bir adı da “Büyük İsrail Devleti Projesi” dir. Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılması, Arapların parçalanarak birçok ülkeye bölünmesi, Irak’ın işgali, 11 Eylül kulelerin yıkılması,Türkiye’deki terör olayları, Kuzey Irak’da Kürdistan Devleti kurulması girişimleri,”Büyük İsrail Devleti Projesi”nin birer parçası olduğu unutulmamalıdır. İşte mayınlı sahaların temizlenmesi ve kiraya verilmesi olayının bu bilgiler ışığında yeniden değerlendirilmesi gerekli görülmektedir

FINDIK KAVGASI

Fındık Türkiye’nin 21 İl’inde yaklaşık 10 milyon insanın geçimini sağladığı ekonomik ve sosyal önemi olan bir üründür. Yıllardan beri izlenmekte olan yanlış destekleme politikaları nedeniyle 21 İl’e yayılan fındığın gerçek ekolojisi Ordu, Giresun, Trabzon ve Artvin illeridir. Türkiye 600-700 bin ton fındık üretimi ile dünya üretiminin % 70’ini tek başına gerçekleştirmektedir. Ancak buna rağmen dünya fındık borsası Almanya’nın Hamburg şehrinde kurulmaktadır. Türkiye’nin üretiminde dünya birincisi olduğu fındık piyasasında belirleyici aktör olamaması düşündürücüdür.
Türkiye’nin tarım ekonomisinde önemli yeri olan çay, şeker pancarı ve hububat gibi temel ürünlerin Kanunu ve bu ürünlerden sorumlu bir Kamu Kurumu bulunmasına rağmen, yılda yaklaşık 4-5 katrilyon lira değerinde üretimi yapılan fındığın ne Kanunu nede sorumlu bir Kamu Kuruluşu bulunmamaktadır. Bir zamanlar devlet fındık alımlarını Fiskobirlik eliyle gerçekleştirirken, daha sonra bu görev Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO)’ne verilmiştir. TMO kuruluş amacı ve yıllardır sürdürmekte olduğu faaliyetler dikkate alınırsa hububat alımları konusunda uzmanlığı olan bir Kamu İktisadi Teşebbüsüdür. Hububat konusunda hiçbir tecrübe ve deneyimi olmayan Fiskobirlik’e Konya Ovasında buğday alım görevi verilmesi ne derece mahsurlu ise, fındık konusunda hiçbir tecrübe ve deneyimi olmayan TMO’ya fındık alım görevi verilmesi aynı ölçüde mahsurludur. Nitekim bu mahsurlar gerek fındık alımlarında, gerekse alınan fındığın pazarlanmasında kendisini göstermiştir.
Her yıl Temmuz ayı geldiğinde fındık, Türkiye’nin gündemine önemli bir sorun olarak yerleşmektedir. Fındık üreticisi kendisini tatmin edecek bir fiyat verilmesini beklerken, siyasi iktidar dünya piyasalarını ve Türkiye’nin ekonomik dengelerini dikkate alma gereğini hissetmektedir. Diğer taraftan Ağustos ayında hasat edilecek fındığı Şubat ayında önceden satan alivreci tüccarlar ise açıklanacak fındık fiyatlarının kendi satış fiyatlarının gerisinde kalması için büyük bir lobi faaliyeti içine girerler. Üretici, TMO ve tüccar arasında amansız bir fındık kavgası başlar. Yıllardır bu kavganın kaybedeni genellikle fındık üreticisi olmuştur. Fındık üreticisinin refah seviyesini tespit açısından fındık-gübre fiyat pariteleri önemli bir göstergedir. Yıllar itibarıyla bu göstergeler dikkate alındığında üretici için en iyi yılın 1997 yılı olduğu görülmektedir. 1997 yılında fındık üreticisi 1 kg. fındık parası ile 46 kg. gübre alabiliyordu. Yapılan hesaplamalara göre 2008 yılında üreticinin aynı miktarda gübreyi alabilmesi için 1 kg fındığın 30 YTL olması gerekmektedir.

Fındık maliyetini etkileyen diğer önemli bir ölçüde fındık toplama işçiliğidir. Eski yıllarda ölçü olarak 3 kg. kuru kabuklu fındık parası bir adet toplama işçiliği yevmiyesine karşılık geliyordu. 2008 yılında 40 YTL olan yevmiyenin karşılanması için 10 kg. kuru kabuklu fındık parasının gerektiği görülmektedir. Hangi ölçü alınırsa alınsın fındık kavgasının kaybeden taraf fındık üreticisi olmaktadır.
Dünyanın fındık üreticisi diğer ülkelerinde fındık üreticileri, Türkiye’deki kadar mağdur edilmemektedir. Sorunun temeline inildiğinde problemin dünya fındık piyasasındaki arz fazlasından kaynaklandığı ortaya çıkmaktadır. Siyasi iktidarlar fiyat tespitinde bu piyasadaki ekonomik göstergeleri dikkate alarak karar verirler. Diğer bir ifade ile fındığın ekonomik yönünü dikkate alırlar. Ancak fındığın ekonomik yönü olduğu kadar sosyal bir yönü de mevcuttur. Fındık üreticisi bulunduğu bölgede geçimini sürdüremez ise, geçim çaresi aramak umuduyla büyük kentlere göç etmek zorunda kalır. Göç edenlerin kentlerde devlete olan maliyeti, bölgelerindeki maliyetin kat kat üstündedir. Bu sebeple, hükümetler ürün fiyatlarını ekonomik olarak tespit ederken, bu fiyatın üzerine bir miktarda sosyal politikanın gereği olan ilave ederse bir yandan köyden kente göçü önlerken, diğer yandan da çarpık kentleşmeyi önleyerek, büyük kentlerin dengeli bir şekilde gelişmelerine katkıda bulunmuş olurlar.
Fındık kavgasında üretici, sürekli kaybeden taraf olmaya devam ederse, bu kavga büyük kentlerin varoşlarında belediye, gecekonducu kavgası olarak devletin karşısına çıkar. Bu nedenle sorunların kaynağında çözülmesi, yeni sorunların çıkmasını önlemek bakımından gerekli görülmektedir.
Dünya fındık piyasasında, Türkiye dışında kalan ülkelerin üretimlerinin kendi kendilerine yeterli olduğu kabul edilirse, Türkiye üretimi ile Dünya tüketimi arasında yaklaşık 150 bin tonluk bir fark bulunmaktadır. Devletin bu farkı uygun bir fiyattan satın alması halinde, dünya fındık piyasasında arz-talep dengesinin sağlanması mümkün görülmektedir. Bu dengenin sağlanması ile oluşacak fiyat, gerçek fındık fiyatı olarak değerlendirilmektedir. Gerçek fındık fiyatı ile alivre satış fiyatı arasındaki fark kadar Türkiye’nin kilogram başına döviz kaybı söz konusudur. Kaybedilen dövizin bazı yıllarda milyar dolarla ifade edildiği dikkate alınırsa konunun ne kadar önemli olduğu görülecektir.
Fındık kavgasının, gelirin hakça paylaşıldığı bir barışa dönüşmesi için, çay veya şeker Kanunu benzeri bir kanuni düzenlemenin yapılması ve fındığın sahipsizlikten kurtarılması zorunlu görülmektedir. Diğer taraftan fiyat tespitinde hükümetlerin üreticinin yanında yer alması, emeğin hakkının verilmesi, döviz kaybının önlenmesi, köyden kente gücün ve çarpık kentleşmenin önlenmesi bakımından gerekli görülmektedir.
             



DÜNYA ÇEVRE GÜNÜNÜN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ




         Yerküre, uçsuz bucaksız evrende yer alan sayısız yıldız ve gezegenler sisteminin küçük bir parçasıdır. Boşlukta mavi bir bilye gibi görünen dünyamız insanoğlunun ortak vatanıdır. Bu ortak vatanda 6 bin ayrı dili konuşan 6 milyar insan yaşamaktadır. 
         İnsanoğlunun yaşamını sürdürebilmesi için çeşitli ihtiyaçları bulunmaktadır. Ancak bunların arasında öyle ihtiyaçlar vardır ki bunlar yaşamın devamında olmazsa olmaz kabilinden ihtiyaçlardır. Bu ihtiyaçları sırası ile analiz edersek; önce doğduğumuzda ciğerlerimize dolan ve ölürken son nefesimizde dışarı verdiğimiz “hava gelir” Dünyada insan nüfusunun az olduğu yıllarda hava ile ilgili bir sorun yaşanacağı hiç kimsenin aklına gelmezdi. Ancak dünyamızda belli bir oksijen ve karbon rezervi bulunmaktadır. Bu rezervler, fotosentez ve yanma süreçleri üzerinden kendi kendilerini sürekli yenilediği için dünyanın doğal dengesi korunmaktadır.
         Ancak gelişen teknoloji ve artan insan nüfusu zamanla hava kalitesinin bozulmasına neden olmuştur. Hiç kimse birgün, 2 milyon adet kimyasal maddenin oluşturduğu okyanusta yaşayacağımızı aklına getirmiyordu. Yine hiç birimiz kirlilik sebebiyle 3-4 santigrat derece normalin üstünde ısınan havanın sera etkisi yaparak yaşamı tehdit edeceğini düşünemiyorduk. Kirlenen hava sebebiyle oksijen karbon dengesinin bozulacağını, bu durumun dünyanın çevresini kaplayan atmosferdeki ozon tabakasını deleceğini, bu sebeple enerji kaynağımız olan güneş ışınlarının yaşamı tehdit edeceğini aklımıza bile getirmiyorduk. Sonunda insanoğlu bunların olabileceğini, hiçbir şeyin tükenmeyecek kadar sonsuz olmadığını acı tecrübelerle görmüş oldu.
         İnsanoğlu ile Doğa arasında karşılıklı akit edilmemiş bir mukavele söz konusudur. Doğa diyor ki beni kirletme, beni hor kullanıp sömürme, şayet bunları yaparsan benim bünyemde yaşayabilme imkanını kaybedersin. Beni terk etmek istersin ama gidecek başka bir gezegen de bulamazsın.
Yaşamın devamı için ikinci önemli madde “su” dur. Dünyamızın % 70 i sularla kaplıdır. Ancak bunun % 90’nı ise tuzlu sulardır. Geriye kalan % 10 oranındaki tatlı suyun ise % 1’i ancak insanoğlu tarafından kullanılabilecek durumdadır. İnsanoğlu genellikle suyun bol olduğunu hiç azalmayacağını sanıyordu. Hatta suyun bolluğunu ifade etmek için o kadar çok ki sudan ucuz denilirdi. Ne zamanki dünya nüfusu 6 milyar sınırına geldi, yaklaşık 1 milyar insan içilebilir temiz su bulabilmekten mahrum duruma düştü, insanoğlu bu konuda da tehlikenin büyüklüğünü anlamış oldu. İnsan denilen yaratık ağlayarak doğar, yaşamı boyu ağlaması ve feryadı hiç tükenmez. Çünkü yaşamın kendisi bir kavgadır. Bu kavgayı kazanmadıkça yaşamı sürdürebilmesinin imkanı yoktur.
Aynı yerküreyi vatan edinmiş insanlar arasında bir gün su savaşları olacağını söylemek için kahin olmaya gerek yoktur diye düşünüyorum. Akarsuların sanayi ve evsel atıklarla nasıl kirletildiği hepimizin malumudur. Bilinçsizce kullanılan zirai mücadele ilaçları ve kimyasal gübreler sebebiyle yer altı sularının ne ölçüde kirlenerek kullanılmaz hale geldiği araştırmalarla sabittir.
Kutuplarda avlanan bir balığın eti üzerinde yapılan laboratuar araştırmasında DDT ortaya çıktığı görülmüştür. Kutuplarda gübreleme yada ilaçlama yapılmadığına göre, denizlerdeki kirliliğin hangi boyutlara ulaştığı acı bir gerçek olarak ortaya çıkmaktadır.
Yaşamın diğer olmazsa olmaz niteliğindeki maddelerinden biriside “toprak”tır. İnsanoğlu için toprak demek ekmek demektir. Biz ekmeğimizi topraktan kazanıyoruz. Dünya nüfusunun az olduğu yıllarda toprağında hiç bozulmaz bir varlık olduğu sanılıyordu. Halbuki toprak bizi besleyen, büyüten öldükten sonrada kara bağrına alan bir ana gibidir. Biz yanlış gübreleme, sulama ve ilaçlama ile onu da öldürmeyi başarabildik. Kimyasal gübreler, her on yılda bir toprağın 2,5 cm.lik kısmını çoraklaştırarak yok etmektedir. Demek oluyor ki  100 yılda 25 cm kalınlığındaki toprak katmanı yanlış gübreleme sebebiyle çoraklaşarak elden çıkmaktadır. Zaten tarımsal üretim bu kalınlıktaki bir toprak katmanı üzerinde yapılmaktadır.
İnsanoğlu doğanın dengesini bozmakla bitkisel hayatın da yok olmasına neden olmaktadır. Bu sebeple yağış rejimi bozuluyor, yağmurlar sel şeklinde yağdığından toprağın en değerli kısımları yıkanarak denizlere sürükleniyor. Bozulan ekolojik durum sebebiyle rüzgarlarda çok değişik esiyor. Her yıl sel ve rüzgar erozyonu sebebiyle milyonlarca ton toprak altımızdan kayıp gitmektedir.
Tarım tekniğinin yanlış uygulanması ve bilinçsiz sulama sebebiyle milyonlarca dönüm toprak ya elden çıkmakta yada çoraklaşmaktadır.
Son yıllarda en değerli tarım toprakları inşaat alanlarının işgaline uğramıştır. Bu konuda da toprakların değerinin bilinmediğini söylemek mümkündür.
İnsanoğlu dünyanın her yerinde çeşitli sebeplerle toprağın altından kayıp gittiğinin farkına varmıştır. Bu konu da da tehlike çanlarının çaldığını acı tecrübelerle nihayet anlamıştır.
          Yaşamın çok önemli ihtiyaçlarından bir diğeri de “enerji”dir. İnsanoğlu enerji ile ateşin bulunmasından sonra tanışmıştır. Dünya enerji kaynakları yönünden de alarm vermeye başlamıştır. Sonuçta kömür rezervleri ve petrol kaynakları sınırsız değildir. Gelişen teknolojiler ve artan insan nüfusu sürekli enerji kaynaklarını tüketmektedir. Tanrının insanoğluna bağışladığı en önemli nimet olan akıl, yenilenebilir enerji kaynakları konusunda yeni buluşlar elde edemez ise, geleceğe umutla bakabilmenin imkanı yok gibi görünmektedir.
Netice itibarıyla  insanoğlu yukarıda saydığımız tehlikeleri görerek, 1972 yılında Stokolm’de ilk defa bir araya gelerek çevre sorunlarını tartışmaya karar vermiştir. Geçte olsa tehlikenin  büyüklüğü fark edilmiş, ancak tedbir alınma yolunda önemli adımların atılması sağlanamamıştır. Ancak o yıldan bu yana 5 Haziran tarihi “Dünya Çevre Günü” olarak çeşitli etkinliklerle kutlanmaktadır.
Bir yandan dünya nüfusu bu hızla artıp, enerji kaynakları gittikçe azalırken, doğal  dengenin bozulması sonucunda iklim ve ekoloji önlenemez şekilde bozulurken, insanlığın geleceğine umutla bakmanın mümkün olmadığını düşünüyorum.
Bu durumda bir Kızılderili şefinin söylediği şu sözü hatırlamamak elde değil. “Beyaz adam yarattığın çöplükte boğulacaksın” bu kirliliğin sorumluları, sorunun çözümünde de sorumluluk üstlenmelidirler.
Biz halen bu dünyada yaşayan 6 bin farklı dili konuşan insanlar olarak aynı yer kürenin vatandaşlarıyız. Şimdi dilediğimiz gibi yaşayalım da bizden sonra ne olursa olsun deme sorumsuzluğunu taşıyamayız. İnsanoğlunun hem dönemini yaşamak, hemde neslinin devamını sağlamak gibi önemli bir  görevi bulunmaktadır. Temiz aldığımız dünyayı gelecek nesillere kirletilmiş olarak bırakmak, kaynakları yönüyle zengin aldığımız dünyayı sömürerek terk etmek bizim gelecekte bed dualarla anılmamıza neden olacaktır.
Sonuç olarak aileden başlamak üzere, yaşadığımız dünyayı geçmişimizden ödünç aldığımızı, gelecek kuşaklara borçlu olduğumuzu, toplumun tüm katmanlarına anlatmalıyız. Bu borcu aldığımız gibi ödemek tüm insanların boynunun borcu olmalıdır.

DEMOKRASİLERDE SİVİL TOPLUM KURULUŞLARININ YERİ VE ÖNEMİ

         Yaşadığımız dünyada nüfusuna, toprak büyüklüğüne, ekonomisine, idari yapısına bakılarak tanımlanan birçok devlet mevcuttur. Devletler yönetim biçimleri itibarıyla Monarşi, Meşrutiyet ve Cumhuriyet sistemine göre yönetilen devletler olarak tasnif edilirler. Ancak bu yönetim biçimlerinin işleyiş şekillerine bakıldığında çok farklı uygulamalarla karşılaşmak mümkündür. Bu uygulamalara o devletin rejimi denir.
         Cumhuriyet bir yönetim biçimi, demokrasi ise bir rejimdir. Her Cumhuriyet yönetimi bir demokrasi olmadığı gibi, her demokrasi de bir Cumhuriyet değildir. İngiltere birleşik krallık olmasına rağmen, dünyanın en sağlıklı işleyen demokrasi rejimlerinden birine sahiptir. İran Cumhuriyetle yönetilmesine rağmen bu ülkede islami rejim hüküm sürmektedir.
         Türkiye ise dünyada hem Cumhuriyetle yönetilen hem de demokrasi rejimini benimseyen nadir ülkelerden birisidir.

         Ancak demokrasilerde, uygulama şekillerine göre değişiklikler göstermektedir. Bu uygulamalara bakıldığında nerede ise her devletin kendine göre bir demokrasisinin olduğunu söylemek mümkündür. Çok sayıda enstrümanı ve bir o kadar da imkanı olan bu rejimin tam anlamı ile uygulanabilme olanağı bulunmamaktadır. Kısacası ne kadar isterseniz o kadar demokrasi uygulama imkanı bulunduğunu söylemek mümkündür.

            Türkiye idari sistemini Laik Demokratik Cumhuriyet olarak seçmiş ve tercihini bu yönde kullanmıştır. Altı yüz yıl hüküm süren Osmanlı İmparatorluğu’nun ardından 29 Ekim 1923 yılında Cumhuriyet ilan edilmiş, ancak taşların yerine oturması çok uzun zaman almıştır. Türkiye, Cumhuriyet döneminde Osmanlı’dan kalan kültür değerleri ile kucaklaşamamanın çok sıkıntılarını yaşamıştır. İmparatorluktan kalan duyunu umumiye borçlarını ödemeyi bir onur meselesi saymış, alnının akıyla bu borçları ödemiş fakat kültür değerleri konusunda neredeyse reddi miras etme yolunu seçmiştir. Evrimle değil, devrimle gelen Cumhuriyet kuruluşundan itibaren 27 yıl boyunca kökleri ile savaşarak değerlerini yerleştirmeye çalışmıştır. Ancak 1950 yılında çok partili demokratik sisteme geçilebilmiştir. Bu demokrasi temsili demokrasi olmasına rağmen, Milletin hür seçimlerle kullanmak durumunda olduğu bu hak zaman zaman müdahalelerle kesintiye uğratılmıştır. Halen yaşadığımız dönemde bile temsili demokrasiyi kurallarına göre işletebildiğimizi söylemek mümkün değildir. Bu demokrasi türünde halk seçimden seçime fonksiyoneldir. Seçimlerde halk temsilcilerini seçer, gelecek seçimlere kadar demokratik haklarını temsilcileri aracılığı ile kullanır. Temsili demokrasilerde halkın zaman zaman etkin olduğu bir katılım söz konusu değildir. Sistem, yasama, yürütme ve yargı olmak üzere kuvvetler ayrılığı prensiplerine göre yapılanmıştır. Yine sistemin işletilmesinde halkın bariz bir etkiliğinden söz etmek mümkün değildir.
         Halkın, yasal örgütleri aracılığı ile sistemin işleyişine müdahil olduğu demokratik sistem ise “Katılımcı Demokrasi”dir. İdari sistemleri ister Cumhuriyet olsun, ister başka bir sistem olsun, bütün çağdaş toplumlarda rejim olarak “Katılımcı Demokrasi” tercih edilmiştir. Halkın yasal örgütlerinin diğer bir adı “Sivil Toplum Kuruluşları”dır. Sivil Toplum Kuruluşları; belli bir Kanunu, yönetmeliği ve tüzüğü olan, çalışmalarını ve kuruluşlarını bu mevzuatlar çerçevesinde sürdüren, devlet yapısı içinde resmi olmayan kuruluşlardır. Çağdaş demokrasilerin hakim olduğu ülkelerde bu kuruluşlara, (Non Govermental Organizations) kısaca NGO’lar denilir. Bu kuruluşlar; Dernekler, Meslek Odaları, Üretici Birlikleri, Sendikalar, Vakıflar ve Kulüplerdir.
         Sivil toplum kuruluşları, aynı amaç ve ortak menfaatlerin yasal çerçevede savunulması, hakların korunması, üyeler arasında her konuda dayanışma sağlanması hususlarında faaliyet gösterirler. Katılımcı Demokrasinin, toplumların yasal çerçevede örgütlü olduğu ülkelerde uygulanması mümkündür. Toplumların örgütlenmesi ise sivil toplum kuruluşları etkinliğine bağlıdır. Bu kuruluşların mutlaka yasal çerçevede örgütlenme zorunlulukları olmalıdır. Aksi takdirde yasal dayanağı olmayan kuruluşların faaliyetleri, illegal faaliyetler kapsamında değerlendirilir.
          Katılımcı demokrasilerin, temsili demokrasilerden farkı, bu sistemde halk egemenlik haklarını sadece seçtiği temsilciler eliyle kullanmaya razı olmaz. Kurduğu yasal örgütler vasıtası ile zaman zaman sistemin işletilmesinde devreye girerek   etkili olabilir. Demokrasi kültürü gelişmiş olan ülkelerde toplumların örgütlü olması, yönetimde kolaylık sağlanması hak ve menfaatlerin sağlıklı bir şekilde korunabilmesi için desteklenmektedir
                 Halbuki demokrasi kültürünün yeterince gelişmediği ülkelerde ise yönetimler, toplumun örgütlenmesinden endişe duydukları için bu tür faaliyetlere yasal zorluklar çıkartarak engel olmaya çalışırlar.
         Dünyanın hiçbir ülkesinde, rejim ne kadar demokratik olursa olsun bireysel olarak hak elde etmek, elde edilmiş hakları koruyabilmek mümkün değildir. Hakların elde edilmesi ve elde edilen hakların korunabilmesi için, hak sahiplerinin aynı amaç doğrultusunda güçlerini birleştirmeleri zorunlu görülmektedir.
         Bunun örneklerini sadece toplumsal yaşamda değil, doğal yaşamda bile görebilmek mümkündür. Doğada; kuşlar hep toplu halde uçarlar, karıncalar, arılar aynı amaç doğrultusunda toplu halde çalışırlar. Denizlerde aynı tür balıklar hep birlikte hareket ederler. Hayvanlar aleminde sosyal gruplar arasında inanılmaz bir dayanışma mevcuttur. Bu doğal dayanışma, toplumların örgütlenmesinde örnek alınacak sağlıklı bir model olarak değerlendirilmelidir.
         Birey olarak her insan, derede akan su gibidir. Su rasgele akarken olağanüstü bir gücü yoktur. Ancak bu derenin önüne bir bent kurulursa, bent arkasında toplanan su inanılmaz bir güç oluşturur. Tek başına birer güç olmayan insanlar, bir bendin arkasında toplanan su gibi, bir liderin arkasında toplanarak çok büyük bir güç oluşturabilirler. Sivil toplum kuruluşlarının, kuruluş ve işlevini bu mantık çerçevesinde düşündüğümüz zaman ne kadar önemli ve güçlü kuruluşlar olduklarını anlamak hiç de zor olmayacaktır.
         Türkiye’de halen yürütülmekte olan temsili demokrasi uygulamasında başarılı olduğumuzu söylemek mümkün değildir. Diğer taraftan, örgütlenme ve toplu hareket etme kültüründe de önemli eksiklerimizin bulunduğunu kabul etmek durumundayız. Örgütlü toplumu oluşturmadan, temsili demokrasiden katılımcı demokrasiye geçebilme şansımız bulunmamaktadır. Bu sebeple, sivil toplum kuruluşlarını kurma, yaşatma ve çoğaltma kültürünü geliştirmek zorunda olduğumuz unutulmamalıdır. Türk Milleti, tarihin derinliklerinden gelen kültür değerleri ile Cumhuriyet değerlerini kucaklaştırmayı başardığı takdirde önce temsili  demokraside, sonra da katılımcı demokraside arzu ettiği standardı yakalayacaktır.
         Türkiye’nin idari sistem olarak tercih ettiği Laik Demokratik Cumhuriyet sisteminin yol haritasında, hafızalarda acı tatlı izler bırakan kilometre taşları geride kalmıştır. Bundan sonraki dönemde sistemin en aktif aktörlerinin sivil toplum kuruluşları olacağı düşünülmektedir.
         Yukarıda anlatmaya çalıştığımız demokratik gelişme süreci içinde “Yüksek Denetim Elemanları Derneği” olarak yerimizi almak zorundayız. 1965 yılında ilk defa sendika olarak kurulmuş olan derneğimiz çok köklü bir yapıya sahiptir. Derneğimizin üyelerinin bireysel kalitelerinin üstünlüğünü tartışma konusu yapmak bile mümkün değildir. Ancak  bu bireysel kaliteleri toplam kaliteye dönüştürme yolunda bazı eksiklerimizin olduğunu kabul etmek zorundayız.
         Bilindiği gibi meslek mensuplarımız 72 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ve buna bağlı yönetmelik ile çeşitli genelgeler çerçevesinde görev yapmaktadır. Derneğimizin Yönetim Kurulu ise 5253 sayılı Dernekler Kanunu ve buna bağlı olarak çıkarılan Yönetmelik ve Tüzük doğrultusunda çalışmalarını sürdürmektedir. Söz konusu Kanun ve diğer mevzuatlara uygun olarak  çalışıldığı takdirde, yapılan hizmet resmi görevimizi icra etmemiz kadar meşru ve yasaldır. Bu sebeple, mensuplarımızın haklarını savunma konusunda göstermiş olduğumuz gayretler, tabi olduğumuz kanundan doğan haklarımızı kullanmak olduğu kadar, katılımcı demokrasinin de bir gereğidir.
         Bu sorunlarımızı aştığımız takdirde önce kurumsal varlığımızı garanti altına alma, daha sonrada sosyal ve ekonomik haklarımızdan kaybettiklerimizi telafi etme ve yeni kazanımlar elde etme yolunda başarılı olacağımıza yürekten inanıyorum.
                                                            

FİKİRLERİ İLE YAŞAYAN ATATÜRK, VATAN SANA MİNNETTARDIR

Cumhuriyetimizin kurucusu ulu önder Atatürk’ü her 10 Kasım’da olduğu gibi bu yılda şükran ve minnet duyguları içinde anıyoruz. O bir zenginliktir, o bir efsanedir. Bu ülkede yaşayan her insan o zenginliğin içinde mutlaka kendine ait bir şey bulabilmektedir. Biz Atatürk’ü sözleriyle ve yaptığı hizmetlerle tanıyor ve anlatıyoruz.
  O kendisini şu ifadelerle anlatıyordu.
“İki Mustafa Kemal vardır: biri ben, et ve kemikten yapılmış fani Mustafa Kemal..... ikinci Mustafa Kemal, onu “ben” kelimesi ile ifade edemem; o ben değil bizdir!
O memleketin her köşesinde yeni fikir, yeni hayat ve büyük ülkü için uğraşan aydın ve savaşçı bir topluluktur. Ben onların rüyasını temsil ediyorum. Benim teşebbüslerim, onların özlemini çektikleri hususları tatmin içindir. O Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz. Fani olmayan, yaşaması ve başarılı olması gereken Mustafa Kemal odur!”
Kendi ifadesinden de anlaşıldığı gibi Atatürk, hiçbir kimsenin, hiçbir grubun yada misyonun tekelinde değildir.
O bütün Türk milletinin ortak değeridir.
O, özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir derdi.
Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti onun ve dava arkadaşlarının özgür kişilikleri ile sembolleşmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu’nun son günlerinde milletimizin içine düştüğü durumu tespit ederek düşüncesini yol arkadaşlarına şu ifadelerle anlatmıştır.
“Efendiler!
Bu durum karşısında bir tek karar vardı. O da milli egemenliğe dayanan, kayıtsız şartsız, bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak!
Bu kararın dayanağı olan en kuvvetli muhakeme ve mantık şuydu; amaç, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu amaç, ancak tam istiklale sahip olmakla gerçekleştirilebilir. Ne kadar zengin ve refah içinde olursa olsun, istiklalden yoksun bir millet, medeni insanlık karşısında uşaklıktan yüksek bir muameleye değer görülmez.
Oysa ki, Türk’ün haysiyet onur ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür.
Böyle bir millet esir yaşamaktansa, yok olsun daha iyidir!..............
Öyleyse  ya istiklal, ya ölüm!......
İşte gerçek kurtuluş isteyenlerin parolası bu olacaktı”
Atatürk’ün askeri dehasını ve kişiliğini burada uzun uzun anlatmaya gerek yok.
O, iyi bir asker olduğu kadar, iyi bir siyasetçi idi ancak yaşamı boyunca bu iki özelliği arasındaki hassas çizgiyi korumaya büyük özen göstermiştir. Bir konuşmasında;
Efendiler,
Komutanlar, askerliğin görev ve gereklerini düşünüp uygularken, beyinlerini siyasi görüşlerin etkisi altında bulundurmaktan kaçınmalıdırlar. Siyasetin gereklerini düşünen başka görevliler bulunduğunu unutmamalıdırlar.
Memleketin genel hayatında orduyu siyasetin dışında tutmak prensibi, Cumhuriyetin daima dikkat ettiği önemli bir noktadır. Cumhuriyet orduları vatanın güvenilir ve sağlam koruyucusu olarak saygınlığını daima muhafaza etmiştir.
Atatürk asker olmasına rağmen savaştan hoşlanmazdı.
Milletin hayatı tehlikeye düşmedikçe harp bir cinayettir diyordu.
Çanakkale savaşları gibi kanlı bir harbin içinde bulunan büyük komutan, savaştan sonra orada hayatını kaybeden yabancı ülke askerlerine düşmanca duygular beslemiyordu.
1934 yılında yaptığı bir konuşmada onlar için şu ifadeleri kullanmıştı.
Bu memleketin toprakları üstünde kanlarını döken İngiliz, Fransız, Avustralyalı, Yeni Zelendalı, Hintli kahramanlar,
burada bir dost vatanın toprağındasınız.
Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yan yana koyun koyunasınız.
Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar!
Göz yaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız, bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat uyuyacaklardır.
Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır!
İşte Atatürk’ü diğer devlet adamlarından farklı kılan ve büyük yapan bu özelliğidir.
Atatürk çok ileri görüşlü bir insandı. Tarihe mal olmuş fikir ve düşünceleri bugün bile devletimizin içinden çıkmakta zorluk çektiği sorunlara ışık tutmaktadır.
1923 yılında Tarsus’ta yaptığı konuşmada;
Efendiler,
Memleketimiz şu iki şeyin memleketidir:
Biri çiftçi, diğeri asker. Biz çok iyi çiftçi ve asker yetiştiren bir milletiz. İyi çiftçi yetiştirdik çünkü topraklarımız çoktur. İyi asker yetiştirdik, çünkü o topraklara kast eden düşmanlar fazladır.... bundan sonra da daha iyi çiftçi ve asker olacağız. Lakin bundan sonra asker oluşumuz artık eskisi gibi başkalarının hırsı, şanı, şöhreti ve keyfi için değil, yalnız bu aziz topraklarımızı korumak içindir.
1922 yılında T.B.M.M. nin açılışında yaptığı konuşmada ise;
“Hükümetimizin her medeni devlet gibi dış borçlanmalar yapması gereği vardır. Şu kadar ki ödünç alınan yabancı paralarını şimdiye kadar Babıali’nin yaptığı gibi ödemeye mecbur değilmişiz gibi, maksatsız israf ve kullanma ile borçlarımızın yükünü artırarak ekonomik bağımsızlığımızı tehlikeye atmaya kesinlikle karşıyız. Biz memlekette. İlerlemeyi üretimi ve halkın refahını temin edecek, zenginlik kaynaklarımızı geliştirecek faydalı borçlanmalara taraftarız”
Zira tam bağımsızlık ancak ekonomik bağımsızlık ile mümkündür ifadesini kullanmıştır.
Ulu önderimiz tarihe çok meraklı idi ve çok önem veriyordu. Ona göre; “tarih yazmak tarih yapmak kadar önemlidir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen gerçek insanlığı şaşırtacak bir hal alır.
İnsan tarihin manasını ancak olgun bir yaşa eriştikten sonra anlıyor. Tarih ancak bu yaştan sonra yazılabilir. Çok arzu ederim ki, bir kaç arkadaşla beraber hayatımızdan geri kalan zamanı tarih yazmakla geçirelim” diye düşünüyordu.
Atatürk, sadece devlet adamlığı ve askeri kişiliği ile değil, aynı zamanda medeni ve kültürel kişiliği ile de Türk milletinin önündeki en güzel örnektir.
O bir konuşmasında;
“Milletimizin güzel sanatlar sevgisini her türlü vasıta ve tedbirlerle besleyerek inkişaf ettirmek milli ülkümüzdür” demiştir.
Atatürk Türk gençliğini çok seviyor ve onlara çok güveniyordu. Bu sebeple cumhuriyeti onlara emanet etmiştir.
Çocukları çok seviyordu, 23 Nisan’ı  çocuklara bayram olarak armağan etmiştir.
Türk kadınına çok değer veriyordu. Onlara seçme ve seçilme hakkını vermiştir. 1923 yılında Konya’da yaptığı bir konuşmada “dünya da hiçbir milletin kadını, ben Anadolu kadınından daha fazla çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte Anadolu kadını kadar gayret sarf ettim” diyemez ifadesini kullanmıştır.
Atatürk aile kurumuna da çok değer veriyordu, “eşini mesut edebilecek herkes evlenmelidir, çoluk-çocuk sahibi olmalıdır, bana bakmayınız; bu meselede örnek İsmet Paşa’dır. Benim hayatım başka türlü düzenlenmiştir. Buna rağmen tecrübesini yaptım. Sonradan anladım ki bu iş benim başarabileceğim iş değilmiş” diye bu konudaki düşüncelerini ifade etmiştir.
Ulu önderimiz samimi inançlara çok saygılı bir devlet adamıydı. 7 Şubat 1923 yılında Balıkesir Zağnos paşa camiinde verdiği hutbede;  
"Ey millet! Allah birdir, şanı büyüktür. Allah'ın selameti, sevgi ve iyiliği üzerinize olsun. Peygamberimiz efendimiz hazretleri, cenab-ı hak tarafından insanlara dini hakikatleri tebliğe memur edilmiş ve resul olmuştur. Temel nizamı, hepimizin bildiği kur'an-ı azimüşşan'daki açık ve kesin hükümlerdir.
İnsanlara manevi mutluluk vermiş olan dinimiz, son dindir, mükemmel dindir. Çünkü dinimiz; akla, mantığa ve gerçeklere tamamen uymakta ve uygun gelmektedir. Eğer akla, mantığa ve gerçeklere uymamış olsa idi bununla diğer ilahi tabiat kanunları arasında birbirine zıtlık olması gerekirdi. Çünkü bütün tabiat kanunlarını yapan cenab-ı hak'tır.
Arkadaşlar! cenab-ı peygamber çalışmalarında iki yere, iki eve sahipti. Biri kendi evi, diğeri Allah'ın evi idi. Millet işlerini Allah'ın evinde yapardı. Hazret-i peygamber'in mübarek yollarını takip ederek bu dakikada milletimize ve milletimizin şimdiki ve geleceğine ait konuları görüşmek maksadıyla bu kutsal yerde, Allah'ın huzurunda bulunuyoruz. Beni bu şerefe kavuşturan Balıkesir'in dindar ve kahraman insanlarıdır. Bundan dolayı çok memnunum. Bu vesile ile büyük bir sevaba nail olacağımı ümit ediyorum.
Efendiler! camiler birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatıp kalkmak için yapılmamıştır. Camiler, söylenenleri dinleme ve ibadet ile beraber din ve dünya için neler yapılması lazım geldiğini düşünmek, yani birbirimizin görüş ve düşüncelerini almak için yapılmıştır. Millet işlerinde her ferdin zihninin başlı başına faaliyette bulunması lazımdır. İşte biz de burada din ve dünya için, geleceğimiz için her şeyden önce hakimiyetimiz için neler düşündüğümüzü meydana koyalım.
Ben yalnız kendi düşüncemi söylemek istemiyorum. Hepinizin düşüncelerini anlamak istiyorum. Milli emeller, milli irade yalnız bir şahsın düşüncesinden değil, millet fertlerinin tamamının arzularının, emellerinin bileşkesinden ibarettir. Bundan dolayı, benden ne öğrenmek, ne sormak istiyorsanız serbestçe sormanızı rica ederim.”
Yine bir konuşmasında;
hangi şey ki akla, mantığa, kamu çıkarına uygundur, biliniz ki o, bizim dinimize de uygundur. Bir şey akıl ve mantığa, milletin çıkarına uygunsa, kimseye sormayın, o şey dinidir. Eğer bizim dinimiz aklın mantığın uyduğu bir din olmasaydı en mükemmel olmazdı, son din olmazdı. İfadesini kullanmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu yüce Atatürk, müstesna kişiliği ile yalnız Türk milletinin önderi olmamıştır.
Dünyanın her yerinde emperyalizme karşı bağımsızlık mücadelesi veren bütün mazlum milletlerin örnek aldığı lider olmuştur.
1926 yılında yaptığı bir konuşmada;
“Büyüklük odur ki, hiç kimseye iltifat etmeyeceksin, hiç kimseyi aldatmayacaksın, memleket için gerçek ülkü neyse onu görecek, o hedefe yürüyeceksin. Herkes senin aleyhinde bulunacaktır. Herkes seni yolundan çevirmeye çalışacaktır. İşte sen buna karşı koyanları yok eden olacaksın. Önüne sayılamayacak güçlükler yığacaklardır. Kendini  büyük değil küçük, zayıf, vasıtasız, hiç telakki ederek, kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak bu güçlükleri aşacaksın. Ondan sonra sana büyük derlerse, bunu diyenlere de güleceksin” diyerek, bir yandan geleceğe ışık tutmuş, diğer yandan da sanki mücadele hayatını bu paragrafta özetlemiştir.
Büyük insan bu milletin bir evladı olmaktan büyük gurur duyuyordu. Bir toplantıda İngiliz askeri ataşesi Albay Ros kendisine “siz hangi asil ailedensiniz?” diye sorar
Atatürk şöyle cevap verir,
“Anasının ve babasının asilliği ile iftihar eden Teodoz, İtalya yarım adasına inmek isteyen Türk Attila’ya barış görüşmesinden önce sormuş:” Siz hangi asil ailedensiniz? “Attila’da ona cevap vermiş “ben asil bir milletin evladıyım!” işte benim cevabım da size budur!
Ulu önderimiz, ölümünden önce “mal ve mülk, bana ağırlık veriyor. Bunları soylu milletime geri vermekle büyük ferahlık duyuyorum. Zenginlikten ne çıkar  insanın serveti, kendi manevi şahsiyetinde olmalıdır.”
Diyerek 1937 yılında bütün taşınır ve taşınmaz mallarını bir bağış mektubu ile milletine bağışlamıştır.
Ulu önder Atatürk, dünya olaylarını çok iyi izleyen, yorumlayan bir devlet adamıydı. Çok mükemmel bir tarih bilgisine sahip olduğu için geleceğe ait çok isabetli öngörüleri vardı. Nitekim, cumhuriyetimizin onuncu yılında yaptığı tarihi konuşmada; Kafkaslarda ve Orta Asya’da   meydana gelecek değişiklikleri daha o yıllarda görmüştür. o, konuşmasının bir bölümünde şöyle demiştir;
“Bu gün Sovyetler Birliği, dostumuzdur,komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse bugünden kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan gibi parçalanabilir, ufalanabilir. Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir... Bizim bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? manevi köprülerini sağlam tutarak. Dil bir köprüdür... inanç bir köprüdür...”
“...Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimizin içinde bütünleşmeliyiz. Onların (dış Türklerin) bize yaklaşmasını bekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekli...”
Atatürk çok çalışkan ve üretken bir insandı. İnsanların ve devletlerin onurlu ve haysiyetli bir yaşam sürdürebilmeleri için, çalışmak, yine çalışmak gerektiğini ısrarla belirtiyordu. O, son yıllarda içine düştüğümüz, çalışmadan, üretmeden başkalarının ürettikleri ile lüks yaşama anlayışını, sanki o yıllarda görmüş gibi, şu güzel ifadelerle bu günümüze ışık tutmuştur.
“Çalışmadan,
  yorulmadan,
  üretmeden
  rahat yaşamak isteyen
  toplumlar önce haysiyetlerini,
  sonra hürriyetlerini ve daha
  sonra da istiklâl ve
  istikbâllerini kaybederler.” demiştir.
Ulu önder Atatürk, milletimize “muasır medeniyetler seviyesi”nin üstüne çıkmayı hedef olarak göstermiştir. Bu hedefi gösterirken, doğu, batı, Uzakdoğu gibi yön belirtmediği gibi, herhangi bir süper gücün veya bir blokun adından söz etmemiştir. Hatta elli yılı aşkın bir zamandan beri içine düştüğümüz  “Avrupa Birliği” macerasını o yıllarda görmüş gibi bir konuşmasında şu ifadeleri kullanmıştır.
Efendiler !
Avrupa’nın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve medenileşmesine karşılık Türkiye tam tersine gerilemiş ve düşüş vadisine yuvarlana durmuştur.
Artık vaziyeti düzeltmek için mutlaka Avrupa’dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa’nın emellerine göre yapmak, bütün dersleri Avrupa’dan almak gibi bir takım zihniyetler belirdi.
Halbuki,
Hangi istiklal vardır ki, ecnebilerin nasihatleriyle, ecnebilerin planları ile yükselebilsin?
Tarih böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir!...
Ulu önderimiz Atatürk, son günlerde kaynayan kazan haline gelen “Ortadoğu”nun bu günkü durumunu daha 1937 yılında görmüş olup, TBMM’de yaptığı konuşmada “Ortadoğu’nun Batı Emperyalizminin Oyun Sahası Olmasına Müsaade Etmeyeceğiz” diyerek şu konuşmayı yapmıştır.
Arapların arasında mevcut olan karışıklığı ve hoşnutsuzluğu kimse bizim kadar bilemez. Biz vakıa birkaç sene Araplar’dan uzak kaldık.
Fakat, kendimize kafi derecede güvenip ve kudretimizi bildiğimiz için İslamiyetin mukaddes yerlerinin Musevilerin ve Hristiyanların nüfuzunun altına girmesine mani olacağız.
Binaenaleyh şunu söylemek istiyoruz ki, bunların Avrupa emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmeyeceğiz.
Biz şimdiye kadar dinsiz ve İslamiyete lakayt olmakla ittiham edildik.
Fakat bu ittihamlara rağmen Peygamberin son arzusunu, yani Mukaddes Toprakların daima İslam hakimiyetinde kalmasını temin için hemen bugün kanımızı dökmeye hazırız.
Cetlerimizin, Selahaddin’in idaresi altında, uğrunda Hristiyanlarla mücadele ettikleri topraklarda yabancı hakimiyet ve nüfuzunun tahtında bulunmasına müsaade etmeyeceğimizi beyan edecek kadar bugün Allah’ın inayetiyle kuvvetliyiz.
Avrupa bu mukaddes yerlere temellük etmek için yapacağı ilk adımda bütün İslam aleminin ayaklanıp, icraata geçeceğine şüphemiz yoktur. Diyerek bu konudaki emsalsiz öngörülerini dile getirmiştir.
Büyük devlet adamı aziz Atatürk!
Yaşadığın dönemde geleceği okurcasına söylediğin yukarıdaki bahsettiğimiz hususların hiçbirisini yerine getiremedik. Ancak halen yıkılmadık. Varlığımızı sürdürüyoruz. Fakat sizi her zamankinden daha fazla arıyor ve özlüyoruz.
“Vefatımdan sonra halkım beni nereye isterse oraya gömsün, lakin benim hatıralarım Çankaya’da yaşayacaktır” diyen ulu önderimizi ölüm aramızdan çok zamansız almıştır.
Kendisini, vefatının 72. yıldönümünde minnet ve şükranla anarken aziz hatırası önünde saygıyla eğiliyoruz.


4 Temmuz 2011 Pazartesi

DEMOKRASİLERDE SİVİL TOPLUM KURULUŞLARININ YERİ VE ÖNEMİ


       
   Yaşadığımız dünyada nüfusuna, toprak büyüklüğüne, ekonomisine, idari yapısına bakılarak tanımlanan birçok devlet mevcuttur. Devletler yönetim biçimleri itibarıyla Monarşi, Meşrutiyet ve Cumhuriyet sistemine göre yönetilen devletler olarak tasnif edilirler. Ancak bu yönetim biçimlerinin işleyiş şekillerine bakıldığında çok farklı uygulamalarla karşılaşmak mümkündür. Bu uygulamalara o devletin rejimi denir.
        Cumhuriyet bir yönetim biçimi, demokrasi ise bir rejimdir. Her Cumhuriyet yönetimi bir demokrasi olmadığı gibi, her demokrasi de bir Cumhuriyet değildir. İngiltere birleşik krallık olmasına rağmen, dünyanın en sağlıklı işleyen demokrasi rejimlerinden birine sahiptir. İran Cumhuriyetle yönetilmesine rağmen bu ülkede islami rejim hüküm sürmektedir.
        Türkiye ise dünyada hem Cumhuriyetle yönetilen hem de demokrasi rejimini benimseyen nadir ülkelerden birisidir.

        Ancak demokrasilerde, uygulama şekillerine göre değişiklikler göstermektedir. Bu uygulamalara bakıldığında nerede ise her devletin kendine göre bir demokrasisinin olduğunu söylemek mümkündür. Çok sayıda enstrümanı ve bir o kadar da imkanı olan bu rejimin tam anlamı ile uygulanabilme olanağı bulunmamaktadır. Kısacası ne kadar isterseniz o kadar demokrasi uygulama imkanı bulunduğunu söylemek mümkündür.

        Türkiye idari sistemini Laik Demokratik Cumhuriyet olarak seçmiş ve tercihini bu yönde kullanmıştır. Altı yüz yıl hüküm süren Osmanlı İmparatorluğu’nun ardından 29 Ekim 1923 yılında Cumhuriyet ilan edilmiş, ancak taşların yerine oturması çok uzun zaman almıştır. Türkiye, Cumhuriyet döneminde Osmanlı’dan kalan kültür değerleri ile kucaklaşamamanın çok sıkıntılarını yaşamıştır. İmparatorluktan kalan duyunu umumiye borçlarını ödemeyi bir onur meselesi saymış, alnının akıyla bu borçları ödemiş fakat kültür değerleri konusunda neredeyse reddi miras etme yolunu seçmiştir. Evrimle değil, devrimle gelen Cumhuriyet kuruluşundan itibaren 27 yıl boyunca kökleri ile savaşarak değerlerini yerleştirmeye çalışmıştır. Ancak 1950 yılında çok partili demokratik sisteme geçilebilmiştir. Bu demokrasi temsili demokrasi olmasına rağmen, Milletin hür seçimlerle kullanmak durumunda olduğu bu hak zaman zaman müdahalelerle kesintiye uğratılmıştır. Halen yaşadığımız dönemde bile temsili demokrasiyi kurallarına göre işletebildiğimizi söylemek mümkün değildir. Bu demokrasi türünde halk seçimden seçime fonksiyoneldir. Seçimlerde halk temsilcilerini seçer, gelecek seçimlere kadar demokratik haklarını temsilcileri aracılığı ile kullanır. Temsili demokrasilerde halkın zaman zaman etkin olduğu bir katılım söz konusu değildir. Sistem, yasama, yürütme ve yargı olmak üzere kuvvetler ayrılığı prensiplerine göre yapılanmıştır. Yine sistemin işletilmesinde halkın bariz bir etkiliğinden söz etmek mümkün değildir.
        Halkın, yasal örgütleri aracılığı ile sistemin işleyişine müdahil olduğu demokratik sistem ise “Katılımcı Demokrasi”dir. İdari sistemleri ister Cumhuriyet olsun, ister başka bir sistem olsun, bütün çağdaş toplumlarda rejim olarak “Katılımcı Demokrasi” tercih edilmiştir. Halkın yasal örgütlerinin diğer bir adı “Sivil Toplum Kuruluşları”dır. Sivil Toplum Kuruluşları; belli bir Kanunu, yönetmeliği ve tüzüğü olan, çalışmalarını ve kuruluşlarını bu mevzuatlar çerçevesinde sürdüren, devlet yapısı içinde resmi olmayan kuruluşlardır. Çağdaş demokrasilerin hakim olduğu ülkelerde bu kuruluşlara, (Non Govermental Organizations) kısaca NGO’lar denilir. Bu kuruluşlar; Dernekler, Meslek Odaları, Üretici Birlikleri, Sendikalar, Vakıflar ve Kulüplerdir.
        Sivil toplum kuruluşları, aynı amaç ve ortak menfaatlerin yasal çerçevede savunulması, hakların korunması, üyeler arasında her konuda dayanışma sağlanması hususlarında faaliyet gösterirler. Katılımcı Demokrasinin, toplumların yasal çerçevede örgütlü olduğu ülkelerde uygulanması mümkündür. Toplumların örgütlenmesi ise sivil toplum kuruluşları etkinliğine bağlıdır. Bu kuruluşların mutlaka yasal çerçevede örgütlenme zorunlulukları olmalıdır. Aksi takdirde yasal dayanağı olmayan kuruluşların faaliyetleri, illegal faaliyetler kapsamında değerlendirilir.
        Katılımcı demokrasilerin, temsili demokrasilerden farkı, bu sistemde halk egemenlik haklarını sadece seçtiği temsilciler eliyle kullanmaya razı olmaz. Kurduğu yasal örgütler vasıtası ile zaman zaman sistemin işletilmesinde devreye girerek   etkili olabilir. Demokrasi kültürü gelişmiş olan ülkelerde toplumların örgütlü olması, yönetimde kolaylık sağlanması hak ve menfaatlerin sağlıklı bir şekilde korunabilmesi için desteklenmektedir.
        Halbuki demokrasi kültürünün yeterince gelişmediği ülkelerde ise yönetimler, toplumun örgütlenmesinden endişe duydukları için bu tür faaliyetlere yasal zorluklar çıkartarak engel olmaya çalışırlar.
        Dünyanın hiçbir ülkesinde, rejim ne kadar demokratik olursa olsun bireysel olarak hak elde etmek, elde edilmiş hakları koruyabilmek mümkün değildir. Hakların elde edilmesi ve elde edilen hakların korunabilmesi için, hak sahiplerinin aynı amaç doğrultusunda güçlerini birleştirmeleri zorunlu görülmektedir.
        Bunun örneklerini sadece toplumsal yaşamda değil, doğal yaşamda bile görebilmek mümkündür. Doğada; kuşlar hep toplu halde uçarlar, karıncalar, arılar aynı amaç doğrultusunda toplu halde çalışırlar. Denizlerde aynı tür balıklar hep birlikte hareket ederler. Hayvanlar aleminde sosyal gruplar arasında inanılmaz bir dayanışma mevcuttur. Bu doğal dayanışma, toplumların örgütlenmesinde örnek alınacak sağlıklı bir model olarak değerlendirilmelidir.
        Birey olarak her insan, derede akan su gibidir. Su rasgele akarken olağanüstü bir gücü yoktur. Ancak bu derenin önüne bir bent kurulursa, bent arkasında toplanan su inanılmaz bir güç oluşturur. Tek başına birer güç olmayan insanlar, bir bendin arkasında toplanan su gibi, bir liderin arkasında toplanarak çok büyük bir güç oluşturabilirler. Sivil toplum kuruluşlarının, kuruluş ve işlevini bu mantık çerçevesinde düşündüğümüz zaman ne kadar önemli ve güçlü kuruluşlar olduklarını anlamak hiç de zor olmayacaktır.
        Türkiye’de halen yürütülmekte olan temsili demokrasi uygulamasında başarılı olduğumuzu söylemek mümkün değildir. Diğer taraftan, örgütlenme ve toplu hareket etme kültüründe de önemli eksiklerimizin bulunduğunu kabul etmek durumundayız. Örgütlü toplumu oluşturmadan, temsili demokrasiden katılımcı demokrasiye geçebilme şansımız bulunmamaktadır. Bu sebeple, sivil toplum kuruluşlarını kurma, yaşatma ve çoğaltma kültürünü geliştirmek zorunda olduğumuz unutulmamalıdır. Türk Milleti, tarihin derinliklerinden gelen kültür değerleri ile Cumhuriyet değerlerini kucaklaştırmayı başardığı takdirde önce temsili  demokraside, sonra da katılımcı demokraside arzu ettiği standardı yakalayacaktır.
        Türkiye’nin idari sistem olarak tercih ettiği Laik Demokratik Cumhuriyet sisteminin yol haritasında, hafızalarda acı tatlı izler bırakan kilometre taşları geride kalmıştır. Bundan sonraki dönemde sistemin en aktif aktörlerinin sivil toplum kuruluşları olacağı düşünülmektedir.
        Yukarıda anlatmaya çalıştığımız demokratik gelişme süreci içinde “Yüksek Denetim Elemanları Derneği” olarak yerimizi almak zorundayız. 1965 yılında ilk defa sendika olarak kurulmuş olan derneğimiz çok köklü bir yapıya sahiptir. Derneğimizin üyelerinin bireysel kalitelerinin üstünlüğünü tartışma konusu yapmak bile mümkün değildir. Ancak  bu bireysel kaliteleri toplam kaliteye dönüştürme yolunda bazı eksiklerimizin olduğunu kabul etmek zorundayız.
        Bilindiği gibi meslek mensuplarımız 72 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ve buna bağlı yönetmelik ile çeşitli genelgeler çerçevesinde görev yapmaktadır. Derneğimizin Yönetim Kurulu ise 5253 sayılı Dernekler Kanunu ve buna bağlı olarak çıkarılan Yönetmelik ve Tüzük doğrultusunda çalışmalarını sürdürmektedir. Söz konusu Kanun ve diğer mevzuatlara uygun olarak  çalışıldığı takdirde, yapılan hizmet resmi görevimizi icra etmemiz kadar meşru ve yasaldır. Bu sebeple, mensuplarımızın haklarını savunma konusunda göstermiş olduğumuz gayretler, tabi olduğumuz kanundan doğan haklarımızı kullanmak olduğu kadar, katılımcı demokrasinin de bir gereğidir.
        Bu sorunlarımızı aştığımız takdirde önce kurumsal varlığımızı garanti altına alma, daha sonrada sosyal ve ekonomik haklarımızdan kaybettiklerimizi telafi etme ve yeni kazanımlar elde etme yolunda başarılı olacağımıza yürekten inanıyorum.

                                                                 

ÇAY BÖLGESİ’NİN SORUNLARI VE BAZI ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

      Türkiye ve bölge ekonomisine önemli katkıları olan çay tarımı dünyada 40 ülkede yapılmaktadır. Ancak bu ülkelerin arasında 15 ülkenin üretimi oldukça azdır. Çay bitkisinin yetişme ekolojisi dünyanın 43 derece kuzey ve 27 derece güney enlemleri arasındadır. Demek oluyor ki Türkiye’de çay bölgesi olan Doğu Karadeniz bölgesi  dünyada çay yetiştirilen alanların en kuzeyinde yer almaktadır. Bu sebeple bu bölgede çay üretimi iklim olarak birazda zorlama ile yapılmaktadır. Çay üretiminde dünyanın önde gelen ülkeleri olan Hindistan, Çin, Sri-lanka, Kenya gibi ülkelerde yılın her mevsiminde çay hasadı yapılmakta olup, bir dekar araziden yılda 4 tona yakın yaş çay ürünü alınabilmektedir. Halbuki Türkiye’de aynı kalite de olmamakla birlikte dekardan ancak  900 kg yaş çay ürünü alınabilmektedir. Gayet tabidir ki bu düşük verim sebebiyle üretim maliyetimiz söz konusu bu ülkelerdeki üretim maliyetlerinden yüksek teşekkül etmektedir. Bu sebeple daha başlangıçta  bu ülkelerle rekabet etme şansımızın olmadığı görülmektedir. Her şeye rağmen Türkiye, dünya çay üretiminde Hindistan, Çin, Sri-lanka, Kenya ve Endonezya’dan sonra altıncı sırayı almaktadır.
Çay konusu bölgenin tek geçim kaynağı olması sebebiyle oldukça hassas bir konudur. Bu konuya girmeden önce bir temel kavram üzerinde anlaşmak gerekir. Bu da; çay ürünü ekonomik bir ürünmüdür? Yoksa sosyal bir ürünmüdür? Ekonomik bir üründür görüşünü benimseyenlere göre, mademki ekonomik  bir üründür o halde ekonomik olarak işletilmelidir denilmiştir. Bu düşünceden hareketle 1994 yılında çıkarılan 4046 sayılı Kanunun 35/a maddesi gereğince “Çay işletmeleri genel müdürlüğü” (ÇAY-KUR ) iktisadi devlet teşekkülü (İDT) statüsüne alınmıştır. 233 sayılı KHK gereğince kârlı ve verimli bir şekilde işletilmesi öngörülmüştür. Ancak sonuç beklendiği gibi olmamış, ÇAY-KUR o yıldan günümüze kadar her yıl bilançosunu giderek  artan zararlarla kapatmıştır.
Diğer bir görüş, çay ürününün sosyal bir ürün olduğunu kabul eden görüştür. Buna göre; çay bölgesinde 768 bin dekar alanda yaklaşık 205 bin aile çay tarımı ile uğraşarak geçimini temin etmeye çalışmaktadır.
Ayrıca, gerek özel sektörde gerekse ÇAY-KUR’ da çay işçisi olarak çalışan yaklaşık 15 bin kişi istihdam imkanı bularak geçimini sağlamaktadır. Doğrudan ve dolaylı olarak çay bölgesindeki bütün insanlar bu sektörden ekmek yemektedir. Bir an çay tarımının terk edildiğini düşünürsek, bölgedeki insanların birçoğu büyük kentlere göç ederek, o kentlerin varoşlarında bazı sosyal sorunların yaratılmasına sebep olacaklardır. O halde bölge insanının bölgede tutulmasını sağlamak, sorunları yerinde çözmek için çay ürününü sosyal bir ürün olarak görmek ve değerlendirmek gerekli görülmektedir.
Çayın ve çay bölgesinde yaşayan insanların sorunlarının sağlıklı bir şekilde çözülebilmesi için izah etmeye çalıştığımız bu iki temel tercihten birinin yapılması zorunlu görülmektedir.
Bölgede çay sanayi, ağırlığını ÇAY-KUR’ un taşıdığı bir yapılanma üzerine kurulmuştur. Ancak 2006 yılı itibarıyla kuru çay üreten 310 adet özel sektör işletmesinin bulunduğunu da söylemek mümkündür. Bölgede Çay-Kur, başta Rize, Trabzon ve Artvin olmak üzere 46 adet yaş çay işleme  fabrikası, 2 adet çay paketleme fabrikası, 9 adet pazarlama bölge müdürlüğü, ana tamir fabrikası ve çay araştırma enstitüsü şeklinde organize olmuştur.
ÇAY-KUR, yıldan yıla değişiklik göstermekle birlikte her yıl üreticiden ortalama 500 bin ton yaş çay yaprağı satın almaktadır. Ancak istisnai olarak 1998 yılında 718 bin ton, 1999 yılında da 843 bin ton yaş yaprak satın almıştır. Bu yıldan itibaren yaş yaprak alımındaki disiplinin bozulduğunu söylemek mümkündür. Ekiliş alanının 768 bin dekar olduğu ve bunun her yıl beşte birinin budandığı düşünülürse geri kalan 616 bin dekardan en fazla 500 bin ton yaş yaprak alınması teorik olarak da doğrudur.
2006 yılı destekleme alım fiyatlarına göre 1 kg yaş yaprak 57 YKR olduğundan bölgeye sadece yaş yaprak bedeli olarak 600 milyon YTL girmektedir. Personele ödenen tüm ücretlerinde yaklaşık 300 milyon YTL olduğu dikkate alınırsa bölgeye sadece ÇAY-KUR vasıtası ile yaklaşık 900 milyon YTL para girmektedir. Buna budama parası dahil değildir. Yıllara göre yapılan  budama miktarına göre 40-50 milyon YTL arasında hazine tarafından karşılanan bir kaynak da yine çay bölgesine girmektedir. Türkiye’nin hemen her bölgesinde  bahçe bitkilerinin budama ve bakımı yapılmaktadır. Ancak hiçbir bölgede çay bölgesinde olduğu gibi üretici budama parası almamaktadır. Bu ödeme de devletimizin bu bölgeye yaptığı sosyal katkı olarak değerlendirilmektedir.
Çay üreticisinin birçok sorunu bulunmakla birlikte iki temel sorunun çözümü büyük önem taşımaktadır.
Bölgedeki çay işletmeleri medeni kanunumuzdaki miras hükümleri sebebiyle gittikçe parçalanarak küçülmektedir. Bu sebeple mevcut çaylıklar üretici için geçim kaynağı olmaktan çıkmaktadır. 2006 yılında yapılan tespitlere göre mevcut çay işletmelerinin % 90’ı 1-10 dekar, % 8’i 11-15 dekar, % 2’side 16 dekarın üzerinde arazi büyüklüğüne sahiptir.
Diğer taraftan ortalama bir ailenin geçinebilmesi için 10-15 dekar arasında bir çaylığa sahip olması gerekmektedir. Bu duruma göre toplam çay işletmelerinin ancak % 10’u geçinebilecek arazi büyüklüğüne sahiptir.
Çaylıklar her geçen yıl veraset yoluyla parçalanmaya devam etmektedir. Mevcut çaylığı ile geçinemeyen aileler ya başka şehirlere göç etmekte ya da uğraşmaya değer bulmadığından çaylığını “yarıcı” ya vermektedir.
Çay işletmelerinin ekonomik büyüklüğünün korunması ve parçalanan işletmelerin ekonomik büyüklüğe kavuşturulması için gerekli tedbirlerin alınması önemli görülmektedir. Sorunun çözümü için dünyanın çeşitli ülkelerinde bizim bünyemize en uygun olanını seçip uygulamak mümkündür.
Temel sorunların ikincisi ise; çay plantasyonlarının başlangıçta değişik menşe’li  tohumlarla tesis edilmesi genetik yapısı çok karışık olan çaylıkların meydana gelmesine neden olmuştur.
Söz konusu çaylıklar zaman içinde iyice dejenere olarak verimliliklerini kaybetmişlerdir. Diğer taraftan makasla yapılan hasatlar sonucunda sürgün gözleri yok edildiğinden bitki daha da çok yozlaşıp çalılaşmaktadır. Bölgedeki mevcut çaylıkların büyük bir çoğunluğu belirtilen sebeple yozlaşarak verimliliklerini kaybetmiş durumdadır.
Çay tarımı gelişmiş olan ülkelerde, aynı ekolojik isteğe sahip, genetik yönden yüksek verimli çeşitler seçilerek çelikle tesisler kurulmakta olup, son derece homojen çay bahçeleri oluşturulmaktadır. Bu şekilde tekniğine uygun tesis edilen bahçelerde makas veya gelişmiş makinelerle hasat yapılarak maliyetinin düşürülmesi sağlanabilmektedir.
Çok zor ve masraflı olduğu bilinmesine rağmen Türkiye çaylıklarının kurtuluşu için bir program çerçevesinde çaylıkların genetik yönden yüksek verimli çeliklerle yenilenmesi önemli görülmektedir.
Çay sanayiinin sorunlarına gelince; bu sorunları üç grupta toplamak mümkündür. Bunlar; hammaddeden kaynaklanan sorunlar, uygulanmakta olan teknolojiden kaynaklanan sorunlar ve işletmecilikten kaynaklanan sorunlardır.
Üretilen kuru çayın kalitesi, üretimde hammadde olarak kullanılan yaş yaprağın kalitesi ile doğrudan ilgilidir.
Türkiye’de yaş çay yaprağı üç sürgün döneminde hasat edilmektedir. Ancak yaprak kalitesi olarak sadece birinci sürgün döneminde hasat edilen yaş yaprağın  kalitesi vasata yakın durumdadır. Diğer sürgün dönemlerinde yaprak kalitesi gittikçe kötüleşmektedir. Türk çayının hammaddesi olan yaş yaprakta selüloz oranı yüksek, su oranı düşük olduğundan bu durum kuru çayın kalitesine olumsuz  olarak yansımaktadır. Kuru çayda kalite değerlerini ekstrakt, volüm ve randıman olarak sıralamak mümkündür. Ekstrakt; çayda deme geçen madde miktarıdır. Türk çayının ekstrakt yönünden  en yüksek olan 32 değeri, dünya çay standardının en alt değeri olarak bilinmektedir. Volüm ise birim ağırlıktaki kuru çayın hacmidir. Çay kalitesi düşük olduğundan Türk çayının volümü yüksektir. Bu sebeple, paketleme fabrikalarında yapılan harmanlarda 100 gr. Ağırlığındaki pakete çayı sığdırabilmek için % 14 oranında toz çay karıştırmak zorunludur. Kuru çaydaki toz çay oranının yüksekliği demlenen çayın bulanık görünmesine sebep olduğundan bir olumsuzluk göstergesi olarak değerlendirilmektedir.
Makasla yapılan hasatta göz hatası oranı % 10 olarak tespit edilmiştir. Ancak hiçbir yıl teşekkülün alımlarında toplama ve göz hatasının % 15’in altına düşmediği görülmüştür.
Bu durum, kuru çay üretiminde randımanı ve kaliteyi olumsuz yönde etkilemektedir. Diğer yandan tespit edilen ıslaklık firesinin de hiçbir yıl gerçek değerleri yansıtmaması sebebiyle önemli kayıplar meydana gelmektedir.
Kuru çay üretiminde kullanılmakta olan teknoloji oldukça eskidir. Daha önceki yıllarda soldurma ve fermantasyon ünitelerindeki birçok iş insan gücü ile yapıldığından işçilik maliyetleri çok yüksek oluyordu. Ancak 1990’lı yıllarda hemen hemen bütün fabrikalarda soldurma ve fermantasyon ünitelerinde otomasyona geçildiğinden önemli ölçüde iş gücü tasarrufu sağlanmıştır. Buna rağmen çalışmakta olan işçi sayısında bir azaltmaya gidilmemiştir. Fabrikaların donanımları gereği her fabrikada aynı kalitede homojen üretim yapılması mümkün değildir. Öncelikle kaliteli bir imalat için homojen bir ısı temini zorunludur. Homojen ısı temini fuel-oil ile çalışan fabrikalarda mümkün olduğu halde, kömür ile çalışan fabrikalarda mümkün olamamaktadır. Halen 22 fabrika fuel-oil ile çalışmaktadır. Bir program çerçevesinde bütün fabrikalar, doğalgaza dönüşümlü fuel-oil sistemine kavuşturulmalıdır.
Teşekküle bağlı fabrikalar, yaş yaprak üretim sahasında dengeli ve üretime oranlı bir şekilde dağılım göstermemektedir. Fabrikaların birçoğu Rize il merkezine yakın yerlerde kurulmuştur. Bilindiği gibi mübaya edilen yaş çay yaprağı günlük işlenmek zorundadır. Bu nedenle kampanya döneminde kapasitesi az olan fabrikalardan ürün akışının fazla olması halinde diğer fabrikalara aktarma yapılmaktadır. Söz konusu aktarmalar maliyetlerin yükselmesine neden olmaktadır. Alım programlarının daha iyi yapılması halinde aktarmaların asgariye çekilmesi mümkün görülmektedir. Ayrıca teşekkülün aktarma külfetinden kurtulabilmesi için, aktarma alan fabrikalardaki kapasite fazlası fırın, soldurma, kıvırma ünitelerinin, fiziki mekanları uygun olan ve aktarma veren fabrikalara nakledilip, monte edilmesi gerekli görülmektedir.
Teşekküle bağlı fabrikaların birçoğunda kıvırma tablaları eskimiştir. Bir program çerçevesinde bu tablalar yenilenmelidir.
Çay sanayiinin sorunları içinde en önemlisi ve çok boyutlu olanı işletmecilik sorunudur. ÇAY-KUR’ un işletmecilikteki en önemli sorunlarını, kaynak yetersizliği, stoklar ve pazarlama olarak sıralamak mümkündür. Teşekkül yıllardan beri kaynak ihtiyacını ya yüksek faizle borçlanarak piyasadan, yada sermaye artışına giderek karşılamaya çalışmıştır. 2001 yılında 160 trilyon lira olan sermayesini, 2004 yılında ise 470 trilyona çıkarmıştır.
Teşekkül varlıklarının % 60’ını yabancı kaynak kullanarak elde etmiştir. Varlıkların edinilmesinde kullanılan yabancı kaynaklar kuruluşu büyük bir faiz yükünün altına sokmuştur.
ÇAY-KUR bozulan öz kaynak/yabancı kaynak dengesini daha uzun süre sermaye artırarak  karşılayamaz. Mutlaka üretim/tüketim dengesini kurmalı ve stoklardan kaçınarak satabileceği miktarda üretim yapmalıdır. Teşekkülün öz kaynakları borçlarının ancak %43-66’sını karşılayabilmektedir. Öz kaynakları artırmak ve nakit imkanı sağlamak için yapılan sermaye artırımlarının sonunda oluşan kaynaklar satış fazlası stoklara bağlı kalmaktadır. ÇAY-KUR’ un kısa vadeli borçlarını karşılayacak imkanlarının olmaması kuruluşu sürekli yabancı kaynak kullanır durumda bırakmaktadır.
Çay sanayiinde en fazla 6 ay üretim yapılmaktadır. Üretim yapılamayan sürelerde ise satış yoluyla stoklarda azalma olmakta, sonra da yeni üretimle stoklar yine artmaktadır. Stokların nakde dönüşmesi üretimden 6 ay sonra mümkün olmaktadır. Ancak üretim fazlalığı nedeniyle de stokların tamamının eritilmesi mümkün olmamaktadır.
ÇAY-KUR hemen hemen her yıl faaliyetlerini sermaye tahsilatına rağmen büyük miktarlarda üreticiye ve bankalara borçlanarak ve ayrıca vergi borçlarını erteleterek finanse etmiştir. Devreden stoklar gözetilmeksizin yaş çay yaprağı alımına devam edilerek mevcut stoklara yenileri ilave edilmiştir. Böyle bir yaklaşımla kuruluşun ayakta kalması imkanı bulunmamaktadır.
Çay bölgesinin sorunları elbette çaydan ibaret değildir. Bundan böyle bölgenin geçim kaynağı olarak sadece çay üretimini de göstermek mümkün değildir. Yıllardan beri  uygulanmakta olan yanlış destekleme politikaları sebebiyle çay bitkisi narenciye ve kızılağaç alanlarını yok ederek genişlemeye devam etmiştir. Halbuki daha önceki yıllarda Rize ili satsuma türü mandarin üretimiyle tanınıyordu. Son yıllarda kivi üretimi etkili olmaya başlamıştır. Çayın alternatifi olan kızılağaç, kivi ve narenciye yetiştiriciliği desteklenmelidir.
Bölge doğal güzellikleri ile belki de dünyanın ender köşelerinden biridir. Bu özelliklerinden faydalanarak turizmin geliştirilmesi imkanları araştırılmalıdır. Bir bölgede tek başına bir ilin kalkınmasından söz etmek doğru bir yaklaşım olmaz. Kalkınma bölgesel ve daha geniş anlamda  ülkesel boyutta olmalıdır. Bu sebeple Doğu Karadeniz Bölgesi’nin kalkınmasını da altyapı olarak tümden ele almak gereklidir. Bölgenin en büyük sorunu yol sorunu idi, Karadeniz Otoyolunun yapımı tamamlanma aşamasına gelmiştir.Tamamlandığı takdirde ekonomik gelişmenin  en önemli altyapısı halledilmiş olacaktır. Ancak gelişme için tek başına sahil yolu yeterli değildir. Sahildeki yerleşimleri iç bölgelere bağlayacak dikey yol bağlantılarının yapılması da ticaretin canlandırılması açısından önemli görülmektedir.
Bölgenin top yekun kalkınması, Gürcistan ve Türki Cumhuriyetler ile yapılacak ticarete bağlı bulunmaktadır. Bu sebeple, yapılacak yatırımların söz konusu ülkelere ihracat yapma amacına yönelik olması önemli görülmektedir.
Bölgedeki deniz ve akarsu potansiyeli gerek su ürünleri üretimi, gerekse enerji üretimi yönüyle yeterince değerlendirilememiştir.
Söz konusu potansiyelin değerlendirilmesinin bölge ekonomisine önemli katkılar sağlayacağı düşünülmektedir.